Hayâlî Bey kimdir, nerelidir? Divan eseri ve Gazelin Şerhi hakkında bilgiler

Yazar: Yasemin Şanlı-Başkent Üniversitesi

Hayâlî Bey’in asıl adı Mehmet’dir. Selanik’in 40 kilometre kuzeydoğusundaki Vardar Yenicesi’nde doğan Hayâlî Bey’in doğum tarihi ise bilinmiyor. Vardar Yenicesi, edebiyat ve şiir açısından müsait bir muhit olmakla birlikte XVI. yüzyılda Hayreti, Usuli, Garibi, İlahi gibi birçok şair de burada yetişmiş. “Hayâlî Bey, çok sayıda divan şairinin çıktığı böyle bir muhitte dünyaya gelmiş ve ilk tahsilini de burada yapmış. Bu tahsil Bostan ve Gülistan gibi klâsik eserler çerçevesinde kalmıştır ve bu münasebetle bazı memleketleri dolaşmış.” (Çelebi, 2010: 904)  Şöhreti İran’a kadar ulaşmış. Âşık Çelebi, Hayâlî’nin şiirlerinde imlâ hatalarının olduğunu ve bunları düzelttiğini söyler. “Âşık Çelebi’nin onun şiirlerindeki bazı imla hatalarını düzelttiğine bakılırsa esasen kuvvetli bir tahsil görmediği anlaşılır.” (Kurnaz, 1987: 17)

Hayali Bey hakkından bilgi veren bütün tezkireler ondan övgü ile bahsediyor, onun şairliğini takdir ediyorlar. O, dönemi içindeki birinci derecede şairlerden olup döneminin “sultanu’ş-şuʻarâsı”dır. Şair tahsilini yaparken o sıralarda Baba Ali Mest-i Acemî adında bir Kalenderi şeyhi dervişleri ile beraber Yenice’ye uğrar ve Hayâlî Bey bu şeyhin câzibesine kapılarak daha çocukken içlerinden bir “ışık dilberi”ne âşık olmuş ve onlara katılmış. “Hayâlî, uzun zaman bekâr olarak yaşamış ve daha sonra evlenip iki çocuk sahibi olmuş. Bunlardan Ömer Bey de şair olup Halep Defterdarlığı yapmış.” (Kurnaz, 1987: 24)

 “Hayâlî’nin son yıllarına dair fazla bilgi yoktur. Hicri 964/Miladi 1557 senesinde Edirne’de vefat etmiş. Mezarı Salhhane yolunda Haydarhane hazîresinde.” (Çelebi, 2010: 1562) “Hayâlî Edirne’de uzun kaldırım mezarlığına karşı dedelerinden kalan Vize Çelebi mescidinin avlusu önüne kendi yaptırmış olduğu iki lüleli denmekle maruf çeşmenin sol tarafına pencere boyuna gömülmüş.” (Tarlan, 1992: 17)

C:\Users\ev leptop\Desktop\hayali-bey-1.jpg

“Hayali Bey’in bilinen tek eseri Divan’dır. Hayâlî Bey Divan’ı, kasideler, musammatlar, gazeller, mukattaât bölümlerinden meydana gelmiş. Divan’da 668 gazel, 25 kaside, 15 musammat ve 33 mukatta bulunmakta. Kasidelerden 12’si, gazellerden 449 tanesi redifli. Ayrıca Divan’daki 668 gazelden 604’ü beş beyitten meydana gelmiş.” Kurnaz, 1987: 30)

GAZELİN ŞERHİ

Bir iki gün dile sen mâhı gerçi mihribân buldum 

Yürü var fârig ol mehden bir özge dil-sitân buldum

 

Mâh (Fars.  ﻣﺎﻩ): Gökteki ay, kamer

Mihrîbân (Fars.  ﻣﻬﺮﺑﺎﻥ) : Şefkatli, merhametli, güler yüzlü 

Fâriğ  (Ar.  ﻓﺎﺭﻍ) : Vazgeçmiş, bırakmış 

Dil-sitân (Fars. ﺩﻝ ﺳﺘﺎﻥ):  Gönül alan 

“Gerçi sen, o ay yüzlü sevgiliyi dile bir iki gün merhametli buldum; var yürü, aydan vazgeç, ondan başka bir gönül alan buldum.”

Divan edebiyatında sevgilinin yüzü; şekli, parlaklığı ve güzelliği sebebiyle aya benzetilir. Sevgili ay kadar parlak ve güzeldir. Sevgili her zaman vefasızdır, aşığa bir türlü yüz vermez. Bu yüzden aşığın cefası, sıkıntısı bir türlü geçmez. Sevgilinin yüz vermemesinden, âşığa sadece iki günlük merhamet etmesinden dolayı Hayali Bey, yüzü ay kadar güzel olan sevgiliyi daha dileyip ondan artık vazgeçecektir, o merhametsiz sevgiliden uzaklaşacaktır çünkü ondan daha ilgilisini, daha cana yakınını, gönül alıcısını bulmuştur. 

C:\Users\ev leptop\Desktop\_93822345_thinkstockphotos-613757602.jpg

Olub Hızr ile hem-reh Mecmaʻü’l-bahreyni seyrettim 

Fenâ gerdinden emvâc-ı havâdisden emân buldum

 

Hem-reh (Fars. ﺭﻩ  ﻫﻢ): Yol arkadaşı 

Mecmaʻül bahreyn: İki deniz veya büyük bir suyun kavuştuğu nokta, Tasavvufta Kâbe kavseyn mertebesi, Hızır ile Musa’nın buluşma yeri 

Havâdis (Ar. ﺣﻮﺍﺩﺙ): Sonradan var olan varlık 

Emvâc (Ar. ﺍﻣﻮﺍﺝ) Dalgalar 

Fenâ (Ar. ﻓﻨﺎ): Yok olma, yokluk, hiçlik

Gerd (Fars. ﮔﺮﺩ): Toz, toprak

Hızr (Ar. ﺧﻀﺮ): İçenlere ölümsüzlük veren âb-ı hayâtı içmiş bulunan ve kişi sıkıştığı zaman yarımına yetişen peygamber

“Hızır ile yoldaş olup iki denizi dolaştım; yokluk tozundan ve sonradan var olan varlık dalgalarından emin oldum.”

Hızır, âb-ı hayâtı içerek ölümsüzlüğe kavuşan kişidir. Peygamber veya veli olduğu konusunda rivayetler vardır. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa ile olan yolculuğu, ortak maceraları anlatılır.  (Kurʼan, Kehf Sûresi, Ayet 59-81)

Halk arasındaki yaygın bir inanışa göre kişinin darda kaldığı durumlarda Hızır’ın onların imdadına yetişeceği ve yardım edeceği inancı vardır. Hızır’ın âb-ı hayât içmesi ve ölümsüz olması edebiyatta da çok sık işlenen bir motiftir. Şiirlerde adı sıkça geçer.

“Efsaneye göre Hızır, arkadaşı İlyas ile birlikte İskender-i Zülkarneyn’in maiyetinde bulunmuş ona kılavuzluk ederek zulumât ülkesinde âb-ı hayâtı aramaya çıkmışlar ve âb-ı hayatı bulup içmiş. Ölümsüzlüğe erişen Hızır ile İlyas Allah’ın emri ile dünyada sıkıntıya düşenlerin yardımına koşarlarmış. Kıyamete dek sürecek bu görevi Hızır denizde, İlyas ise karada yaparmış. Her ikisi de senede bir gün buluşup beraberce hacca giderler. 

Âb-ı hayât, zulumât ve İskender imajlarının kopmaz bir parçasıdır. Sevgilinin birçok özellikleri Hızır’ı andırır.”  (Pala, 2007: 204-205) 

 “Tasavvufta deniz, mutlak varlık olan Allah’ı, O’nun zat ve sıfatlarını temsil eder. Deniz vahdettir ve onun dalgaları kesrettir.” (Uludağ, 2005: 64)

Tasavvufta fena mertebesine erişmek; yok olma, yokluk, hiçliği kabul etmek demek. Havadis ise sonradan var olan geçici varlıktır. Fena yani yokluk beyitte toz; havadis yani geçici olan varlık ise dalga ile sembolize edilmiş. Dalga ise kesreti sembolize ettiği için fenada yani yoklukta dalgalar bulunuyor. Dalga dünyalık, nefsani olan her şeydir. Hayali Bey vahdet denizini bir kere seyredince hakikati, gerçeği görmüş. Vahdeti gördüğü için, fena âleminde dolaşırken gelecek kesretten emindir çünkü Hızır, âb-ı hayatı içtiği ve ölümsüzlüğe kavuştuğu için onunla yoldaş olan âşık da tıpkı Hz. Musa gibi ondan nasibini almıştır ve fena tozundan, sonradan var olan varlık dalgalarından emin olmuş. 

Hz. Musa, Hızır ile yaptığı yolculukta Hızır, Hz. Musa’nın hikmetini bilmediği bazı olaylar gerçekleştirmiş. Gerçekleşen her olayda Hz. Musa sabır gösterememiş ve sormaması gereken sorular sormuş. En sonunda Hızır olayların gerçek yüzünü anlatarak onların hikmetini söylemiş. Bunun sonucunda Hz. Musa yolculuk sırasında gerçekleşen olaylardan emin olmuş. Hayali de Hızır ile yaptığı yolculuk sonucunda fena tozundan ve varlık dalgalarından Hz. Musa gibi emin olmuş. 

C:\Users\ev leptop\Desktop\Hz-Musa-ile-Hz-Hizir-Kissasi_1502626898.jpg

Kıdem deryâsınun kaʻrından oldu nehrler cârî 

Kenârında bu enhârun hezârân gül-sitân buldum

 

Kıdem (Ar.  ﻗﺪﻡ): Kadîm olma, başlangıcı olmama. Tasavvufta Allah’ın ezeli olması durumudur.

Kaʻr (Ar. ﻗﻌﺮ): Çukur, dip, nihayet, derinlik 

Cârî (Ar. ﺟﺎﺭﻯ): Akan 

Hezârân (Fars. ﻫﺰﺍﺭ): Bülbüller, binler 

Enhâr (Ar. ﺍﻧﻬﺎﺭ): Irmaklar 

Gül-sitân (Fars. ﮔﻠﺴﺘﺎﻥ ) : Gül bahçesi

“Ezel denizinin derinliğinden ırmaklar aktı; bu ırmakların kenarında binlerce gül bahçesi buldum.”

“Kıdem, ezelilik; varlığın üzerinden uzun zaman geçme halidir.” (Cebecioğlu, 2014: 285) Kadîm olan, başı ve sonu olmayan ezeli varlık Allah’tır. Beyitte geçen ve ezeli olan ise vahdeti sembolize eden denizdir. Deniz; uçsuz, bucaksız ve sonsuzdur. Vahdet birlik demektir ve hakiki manasıyla Allah’tır. O, zamandan münezzehtir ve ezelidir. O’nun kudreti sonsuzdur ve sınırı yoktur. Beyitte geçen “kıdem deryâsı” vahdeti, “nehrler” ise kesreti sembol eder. Allah haricindeki her şey kesrettir. Kesret ise vahdetten meydana gelmiş. Allah, yarattığı her şeye kendinden bir parça vermiş. Her şey Allahtan gelmiş ve Allah’a geri dönecektir. Dolayısıyla kesreti sembolize eden ırmak, vahdeti sembolize eden denize geri dönecek.

 

Hayât ırmagınun ser-çeşmesinden nûş-ı cân etdüm 

Sebû-yı cisme yokdur ihtiyâcum gayrı cân buldum 

 

Nûş (Fars. ﻧﻮﺵ): İçki, içen, içici 

Cân (Fars. ﺟﺎﻥ): Ruh, can 

Ser-çeşme (Fars.ﺳﺮ ﭼﺸﻤﻪ ): Çeşme başı 

 (Fars. ﺳﺒﻮ): Testi, şarap kabı

“Hayat ırmağının çeşme başından can içkisini içtim; beden testisine ihtiyacım yoktur, başka can buldum.”

Tasavvufta, “insan ruhu, ilâhî nefes ve Hakk’ın tecellileri” anlamına geliyor. (Uludağ, 2005: 83) Can ve beden birdir, birbirinden ayrı düşünülemez. Mutasavvıflara göre can baki, ten ise fanidir ve can, bedenin içinde hapiste. Şair, hayat ırmağının çeşmesinden âb-ı hayat içtiğini ve böylece ölümsüzlüğe eriştiğini söylemiş. Artık can, ölümsüzlüğe eriştiği için bedene yani artık cisme ihtiyacı kalmamış. Hayali bu beyitte kendi bedenini bir testiye benzetmiş ve âb-ı hayat içerek yeni bir can bulduğunu, bu yüzden artık şarap testisi olan bedenine ihtiyacı kalmadığını söylemiş çünkü asıl olan bedenin içindeki can, yani ruhtur. Ölümsüz olan beden değil, ruhtur ve can suyunu içtiğinde can ölümsüzlüğe kavuşmuş. Bedeni bir testiye benzetmesinin sebebi testinin içine can çeşmesinden akacak ab-ı hayatı yani can suyu konulmasından dolayı. Bu su insanı ölümsüzlüğe kavuşturacağından dolayı şairin artık testiye yeni bedene ihtiyacı kalmayacak. Hayali, burada ruhunun ölümsüzlüğü bulduğunu ifade etmek istemiş.

C:\Users\ev leptop\Desktop\indir.jpg

Peri altında ʻankâlar görünürler meges gibi 

Hayâlî tabʻını bir şâh-bâz-ı lâ-mekân buldum 

 

Peri (Fars. ﭘﺮ ): Kanat 

Ankâʻ (Ar. ﻋﻨﻘﺎﺀ): Simurg, ismi olup cismi olmayan bir kuş

Tabʻ (Ar.  ﻃﺒﻊ): Tabiat, huy, yaradılış 

Şâh-bâz: (Fars. ﺑﺎﺯ ﺷﻪ): Şâhin, doğan 

Lâ-mekân (Ar.  ﻻ ﻣﻜﺎﻥ): Mekânsız, yersiz. Tasavvufta mana ve ruhlar âlemi 

Meges (Fars.  ﻣﻜﺲ): Sinek

(Ey) Hayali! Şairlik yaradılışının altında mekânı olmayan bir doğan buldum; onun kanadı altında ankâ kuşları sinek gibi görünürler.

Doğan avcı bir kuştur dolayısıyla güçlü bir yapıya sahip. Anka ise Kafdağı’nda yaşadığı varsayılan, asla yere konmayan, ele geçmemesi ve avlanamaması ile bilinen daima yükseklerde uçan bir kuş. (Pala, 2007: 24)  Bu sebeple Anka diğer kuşlardan daha üstün bir kuş. Ancak Hayali Bey bu son mahlas beytinde şairliğini övmek, kendisini yüceltmek için kendi tabiatının, yaratılışının altında hiçbir yere bağlı olmayan mekânız bir doğan bulduğunu söylemiş. Burada kendi gücünü ve kudretini ispatlamak istemiştir ve bunun için doğanın kanadı altında ankaların bir sinek gibi göründüğünü söylemiş. Şair, şairliğiyle övünmek için doğan ile ankayı karşılaştırarak doğanı üstün tutmuş. Beyte tasavvufi manasıyla baktığımızda ise Hayali, şairlik yaradılışını ruhlar âleminde kazandığını söylemek istemiş. “Lâ-mekân, mana ve ruhlar âlemidir.” (Uludağ, 2005: 227) Şair daha ruhlar âlemindeyken bu özelliği kazanmış ve şairlik yaradılışına sahip olmuş. Hayali, tasavvufi dil ve metaforlar kullanarak şairliğinin Allah vergisi olduğunu anlatmak istemiş.

Sonuç

XVI. asır Türk kültürü ve medeniyetinin buna paralel olarak da Türk sanatı ve edebiyatının hızla gelişerek mükemmeli yakaladığı bir dönem. Bu dönem edebiyattaki tüm kuralların belirli hale gelmesi, şiir dilindeki aruz kusurlarının ortadan kalkması, nazım şekillerinin geleneksel özünün iyice yerleşmesi sebebiyle “Klasik Dönem Edebiyatı” olarak da adlandırılıyor. Bu yüzyılda divan şiirinde usta olan Fuzûlî, Bâkî, Hayâlî Bey gibi pek çok usta şair yetişmiş.

Döneminde “sultanü’ş-şuʻarâ” olarak anılan Hayâlî Bey, “Buldum” redifli bu gazelin ilk beytinde tasavvufî ve mecazî aşkı birlikte işlemiş. Hayâlî Bey, diğer şairlere göre aşkı daha fazla işlemişse de incelediğimiz gazelin sadece ilk beytinde sevgilinin yüzünü şekli ve parlaklığı sebebiyle aya benzeterek gazelin diğer beyitlerinde daha farklı benzetmeleri kullanmamış.

Gazelin içerisinde kıdem, fenâ gibi tasavvuf ile ilgili kavramlara yer verildiğini; tasavvufi mecaz olarak da mâh, nûş, sebû gibi kavramların da gazelde geçtiğini görüyoruz. Gazelde Hz. Musa ve Hızır gibi şahsiyetlerinde adı geçmekte, beyit ile ilişkili olarak bu şahsiyetlerin hikâyelerine telmih yapılmış. 

Hayâlî Bey, XV. yüzyılda yaşamış bir şair olan Necati Bey’in izinden giderek gazelin içerisinde sinek gibi görünmek, can bulmak gibi deyimleride kullanmıştır. Sonuç olarak Hayâlî Bey; geniş hayal gücü, kelimeleri seçmedeki ustalığı, söz sanatlarını zengin şekilde kullanması, tasavvufa ait unsurlara gazelde yer vermesi ile dönemindeki kudretli ve yetkin şairler arasında yerini almış.

KAYNAKÇA

CEBECİOĞLU, Ethem. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Otto Yayınları, Ankara: 2014.

ÇELEBİ, Âşık. Meşâ‘irü’ş-Şu‘arâ, (Haz. Filiz Kılıç) İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 

Yayınları, İstanbul: 2010.

DEVELLİOĞLU, Ferit. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi

Yayınları, Ankara: 2007. 

DİLÇİN, Cem. Yeni Tarama Sözlügü, TDK Yayınları, Ankara: 1983.

KOCAKAPLAN, İsa. Açıklamalı Edebî Sanatlar, MEB Yayınları, İstanbul: 1992.

KURNAZ, Cemal. Hayâlî Bey Dîvânı’nın Tahlîli, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara: 1987.

KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEÂLİ. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul: 2009.

PALA, İskender. Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Kapı Yayınları, İstanbul: 2007.

TARLAN, Ali Nihat. Hayâlî Dîvânı, Akçağ Yayınları, Ankara: 1992.

ULUDAĞ, Süleyman. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı Yayınları, İstanbul: 2005.

YAZIM KILAVUZU. TDK Yayınları, Ankara: 2012.

YAZIR, Elmalılı Hamdi. Kur’an-ı Kerîm ve Meâli, İslamoğlu Yayınları, İstanbul: 1993.


BENZER YAZILAR

Hayâlî Bey'in Hayatı, eserleri ve "Buldum" redifli gazelinin şerhi

Hayâlî Bey kimdir, nerelidir? Divan eseri ve Gazelin Şerhi hakkında bilgiler


Paylaş