Latife Tekin’in ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm’de öne çıkan köyden kente göç ve yoksulluk olgularının edebiyat sosyolojisi bağlamında incelenmesi.

Bu yazımızda Latife Tekin’in 1983 yılında Adam yayınevinden yayımlanan ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm’de öne çıkan köyden kente göç ve yoksulluk olguları disiplinler arası bir çalışma alanı olan edebiyat sosyolojisi bağlamında ele alacağız.

Yazarın biyografisinden de izler taşıyan eserde Aktaş ailesinin Alacüvek köyünden İstanbul olduğu tahmin edilen fakat romanda adı geçmeyen bir şehre göç etmesini özellikle ailenin büyük şehirde yaşadığı uyum sorunu, karakterlerin yaşadığı kimlik bunalımı, şehirli-köylü etkileşimi, yoksullaşma ve aile içi ilişkiler odağında değerlendireceğiz. 

Türk edebiyatında ilk örnekleri 19. yüzyılda görülmeye başlayan roman, yazıldığı dönemin anlamlandırılmasını sağlayacak çeşitli siyasî, kültürel ve ekonomik gelişmelere paralel bir şekilde biçimlenmesinin yanı sıra hem insanla hem de toplumla çok yakın bir ilişki içerisinde bulunması açısından edebiyat sosyolojisi için önemli bir kaynak niteliğindedir.

Cumhuriyet dönemi romanının genellikle toplumsal gerçekçi bir niteliğe sahip olması dolayısıyla yazarlar, özellikle 1950 sonrasında romanda gerçekçiliğin bir uzantısı olarak değerlendirilen köye ve köy insanına yönelmiş, romanlarında Anadolu coğrafyasına ve köy gerçeğine ağırlık vermiştir. Romana köyün ve köylünün sorunlarını taşımada güçlü bir işleve sahip olan köy romanında; köyden kente göç, yoksullaşma, şehirli-köylü etkileşimi, kültürel bölünme, kimlik bunalımı, köylünün sosyal yapı karşısında ezilişi, eğitimin yetersizliği temaları sıklıkla işlenmiştir. Köyden kente göç ve yoksulluk temaları, Latife Tekin’in de Sevgili Arsız Ölüm (1983), Berci Kristin Çöp Masalları (1984), Gece Dersleri (1986), Buzdan Kılıçlar (1989) ve Aşk İşaretleri (1995) adlı eserlerinin bel kemiğini oluşturmaktadır.

Sevgili Arsız Ölüm’de, Aktaş ailesinin Alacüvek köyündeki olağanüstülüklerle iç içe olan yaşantısının odağa alındığı ilk bölüm ailenin büyük şehre göç kararı ile son bulur. İkinci bölüm, ailenin kente göçmesi ve büyük şehrin varoşlarına yerleşmesiyle devam eden yaklaşık yirmi beş yıllık yaşam mücadelesinde yaşadıkları ekonomik problemlerin ve kente uyum sürecinin anlatımını içerir. 

Sevgili Arsız Ölüm'de Göçün Sebepleri ve Göç Süreci

Türk romanının ilk dönemlerinde mekân olarak doğu-batı eksenindeki ikili yapıyı aktarmak için kullanılan kentler, ilerleyen süreçte köyden kente göç, köylü-kentli etkileşimi, toplumsal tabakalaşma konuları ile temellendirilerek romanlarda yer almıştır. Jale Parla’ya göre, “Latife Tekin’in tüm romanları Sevgili Arsız Ölüm’le başlayan bir göç yolculuğunun duraklarıdır.” (14).

Huvat Aktaş, Alacüvek köyünde Atiye adındaki karısı ve Nuğber, Halit, Seyit, Dirmit ve Mahmut adındaki beş çocukları ile birlikte yaşamakta, geçimlerini sağlamak için şehre giderek izolasyon ve boya işleri yapmaktadır. Şehre giderken kalorifercilik, boyacılık, badanacılık gibi işlerde çalışmak için köylülerin bir kısmını da yanında götüren Huvat’ın bir zaman sonra büyük oğlu Halit ve ortanca oğlu Seyit’i de kendisiyle birlikte çalışmaya götürmesiyle Atiye, evin ve çocukların sorumluluğunu tek başına üstlenmek zorunda kalır. Atiye’nin Dirmit’e hamileliği sırasında Dirmit’in, Atiye’nin annesinin sesiyle iki kez “Ana! Ana!” (8) diye seslenmesi üzerine Atiye baygınlık geçirir. Bunun üzerine köyün Cinci Mehmet lakaplı hocası bir muska yaparak Atiye’yi iyileştirir ve giderken de “Doğacak çocuk eksik doğmazsa, başına gelmedik kalmayacak a-ha” (14) diyerek hamur tahtasına bir çentik atar.

Atiye’nin içerisinde derin bir korku oluşmasına neden olan bu olayın etkileri roman boyunca sürer. Büyüdükçe kendisini âdeta bir masal dünyasının içinde zanneden Dirmit ise, bitkilerle konuşur, cansız varlıklarla arkadaşlık eder. Köylülerin büyük bir korku ile bahsettiği cinleri kızdırmak için çeşitli yollara başvurması üzerine “adı cinli kıza çıkan” (56) Dirmit, bu davranışlarının köye uğursuzluk getireceğini düşüncesi sebebiyle köylüler tarafından lanetlenir. Adı köyün içinde cinli kıza çıktığından kimse çocuğunu Dirmit ile oynamaya bırakmaz. Dirmit arkadaşsız kalır. Arkadaşsız kalması bir yana, köyün içinde tek başına gezinemez hale gelir. Nereye varırsa ve hangi kapının önünde durduysa kafasına taş yağar. Köyün çocukları onu görür görmez yol değiştirirler (56).

Bir gün Dirmit’in köyün çocukları tarafından dövülmesi üzerine Atiye bir mektup yazarak Huvat’ı köye çağırır. Huvat, Dirmit’in köylüler tarafından dışlanması ve oğullarının da kendisiyle birlikte “sefil oldukları” (67) gerekçesiyle ailesine onları şehre götürme isteğinden bahseder. Bu durum aile bireylerinin hep bir arada olacağı düşüncesiyle herkes tarafından sevinçle karşılanır. Böylece aile, köydeki tüm mal varlıklarını satarak şehre göç eder.

Köyde Dirmit’e yönelik toplum baskısının yanında ailenin şehre göç etmesinin bir diğer nedeni de köydeki geçim kaynaklarının kıtlığı ve Huvat’ın girişimci kişiliğidir. “Bir bakıma köyün dışa açılan kapısı gibi” (Türkmenoğlu, 419) olan Huvat, şehirde gördüğü tüm yenilikleri köye taşır, köylülerin radyo ve otobüsle tanışmasını sağlar. Köyde bağcılık ve halı dokumacılığı, şehirde ise izolasyon ve boya işleri yapan ailenin göç kararında kentteki iş imkânlarının kırsala göre daha elverişli olması, şehrin refah seviyesini arttırıcı unsurları ve kentli bir kimliğe sahip olma arzusu etkili olmuştur.

Romanda Kişilerin Şehre Uyum Süreci, Tutunamama Sorunu ve Kimlik Bunalımı

Ailenin kent yaşamında dışlanması, ötekileştirilmesi ve alt kimlik olarak nitelendirilmesi bireylerde şehre uyum sorunu, tutunamama hali ve yeni kimlik arayışlarına yol açar.

Köyde yenilikçi kişiliği ile tanınan Huvat, şehirde yaşadığı işsizlik sürecinden sonra statü ve kimlik kaybına uğramış, yoksullaşmadan dolayı ilk olarak dine yönelerek tutucu bir kimliğe bürünmüştür. Bir gün kendine kara uzun sakallı bir arkadaş bularak eve gelen Huvat, “çenesinin ucuna bir sakal koyar, ceketinin cebine sık dişli bir tarak sokar, koltuğunun altına iki yeşil kaplı kitap alır” (86) Dirmit ile Mahmut’u götürüp cami okuluna yazdırır, “Atiye’nin ve Nuğber’in başını bağlattırır” (88). Katıldığı bir irtica eyleminde dayak yemesi üzerine “kara sakallı hocayla selamı sabahı keser ve bir daha camiye gitmez” (120). O günden sonra kendisini denize kaptırır ve bütün gün denizi seyreder, şişelere deniz suyu doldurup evinin duvarlarına asar. Atiye’nin tabiriyle uzunca bir süre “beyaz çubuklu şeytan pantolonuyla” (196) gezen Huvat, bir zaman sonra bu sevdasından da sıkılır.

Evin büyük oğlu Halit de tıpkı babası Huvat gibi işsizlik sebebiyle bir kimlik bunalımına girmiş ve farklı arayışlara yönelmiştir. Halit’in de işsiz kaldıktan sonra dinî kitaplar okuması, şalvar giymesi, tarikat üyeleriyle görüşmeye başlaması, kuş yetiştiriciliği yapması, köy âdet ve göreneklerini uygulama konusunda ısrarcı bir tutum sergilemesi, zaman zaman mühendislik kitapları okuyup kendini mühendis olarak tanıtması da bu çerçeve içerisinde değerlendirilebilir. İşsizliğin verdiği özgüvensizlik nedeniyle Halit’in aile içerisinde hiçbir saygınlığı kalmamıştır. Halit’in kentli kadınları görünce eşi Zekiye’yi beğenmemesi ve evliliklerinin fiilen çökmesi ise köylü-kentli etkileşiminin olumsuz sonuçlarından biridir.

Ailenin ortanca oğlu Seyit, Halit’e göre çok daha fazla sorumluluk sahibidir, kimi zaman suça bulaşıp mafya ve kabadayılık özentileriyle haraç keserek kimi zaman da acımasız iş koşulları altında çalışarak para kazanır. Seyit, büyük şehre uyum sürecinde sağlığını da yitirir; ciğerlerini üşütür, bacağından vurulur ve elektrik çarpması sonucu dişlerini kaybeder. “Kentin paraya dayalı ilişkilerine göre hareket etmeyi öğrenen ve çoğu zaman ailenin geçimini tek başına sağlayan Seyit’in evde tartışılmaz bir otoritesi vardır” (Gümeli 114).  Kendisine çalışacak bir iş bulmayıp kolay yoldan zengin olmanın hayallerini kuran ağabeyi Halit’e “Ya çalış ya da karını çocuğunu al, bu evden git aslanım!” (113) der, Dirmit’in terbiyesini Atiye’den alıp Dirmit’e arkadaşı Aysun’la bir daha konuştuğunu duyarsa bacaklarını kıracağı tehdidinde bulunur. Ablası Nuğber’i sokakta başı açık dolaşması yüzünden döver ama aynı zamanda da erkeğin karısını dövmesinin “erkekliğe sığmayacağı” (196) görüşündedir.

Seyit’in izinden giden evin en küçük oğlu Mahmut ise küçük yaşlarda çalışmaya başlar, “terzi ve berber çıraklığı, tombalacılık, kaçak sigara ticareti gibi değişik işlere girer çıkar, sonunda teknik kaplama ustası olur” (Moran 95).  Seyit’in işsiz kaldığı ve askerde olduğu dönemlerde çalışarak evin geçimini sağlayan Mahmut, bu zamanlarda evdeki her şeye karışmayı kendine bir hak olarak görür; “Nuğber’in nişanlısıyla gezmesini yasaklar, Halit’in yatıp kalkmasına, kahveye gitmesine karışır. Kendisinden sonra eve geleni kapıya dikip cezalandırır” (204). Dirmit’in şiir defterini yırtar. Sevdiği kızın adını jiletle göğsüne yazar, kıza eğer başka oğlanlara bakarsa hem kendisini hem de oğlanları döveceğini söyler. Ancak kızın da kendisi gibi kıskanç olduğunu öğrenince “pek sıkıya gelemeyeceğini” (129) belirtir. Kendini gitar çalma hevesine kaptıran Mahmut, evin duvarlarını posterlerle doldurur, saçlarını uzatır ve kollarına dövmeler yaptırır. Okuduğu çizgi roman kahramanlarına özenerek kendisine Bil Kit, Süpermen, Tarzan, Zoro gibi isimler seçmesiyle de içerisinde bulunduğu kimlik bunalımını somutlaştırır.

Ailenin en büyük kızı Nuğber, erkek egemen aile yapısı ve annesi Atiye’nin baskın kişiliği sebebiyle kendi ayakları üstünde durmayı öğrenemez ve bağımsız bir birey olamaz. Evde pek fazla sesinin çıkmasına izin verilmeyen Nuğber, kendisinden birkaç yaş küçük ve motosiklete binmek, model uçaklar uçurmak gibi hobileri olan kentli bir genç ile evlendirilir. Romanda köylü-kentli etkileşiminin olumsuz sonuçlarından bir diğeri de Nuğber ve bu kentli gencin ayrı kültürlerde yetişmeleri sebebiyle uyum sağlayamamaları ve mutsuz bir evlilik yapmalarıdır.

Halit’in köydeyken hiç görmeden evlendiği karısı “Zekiye geleneksel kültürle yetişen fakat modern kültürün karşısında isteyerek veya istemeyerek değişmek zorunda kalan ‘gelini’ temsil eder” ve köydeyken eşi, şehirdeyken de kaynanası tarafından bir değişime uğratılır (Atik 162). Romanın ilk bölümünde babasıyla şehre çalışmaya giden Halit, köye geldiği zaman şehirdeki yaşam biçiminin etkisinde kalarak eşinin başörtüsünü çıkarır, önlüğünü belinden çözer, naylon çoraplar giydirir. Şehirde ise kocası Halit’in Zekiye’den soğuması üzerine Atiye devreye girer. “Atiye, Zekiye’nin başını açtı, kaşlarının yarısını yoldu, tırnaklarını kırmızı kırmızı ojeledi, gözlerini sürmeledi.” (84). “Özneliğin sermaye ile ilişkisi en çarpıcı ve etkili şekilde Zekiye’de görülür” (Altuğ 32). Kocasının ve kaynanasının her dediğini yapan ve itaatkâr bir gelin olan Zekiye, evde halı dokuyarak para kazanmaya başlaması ile Atiye’ye hem halı dokuyup hem yatak toplayamayacağını söyler, geçim sıkıntısı nedeniyle satılan küpelerinin yeniden alınmasını ister.

Roman boyunca eşinin ve çocuklarının sapmalarını düzeltmek için çabalayan Atiye’nin en önemli amacı aile bütünlüğünü korumaktır. Bu yüzden sık sık hastalanır, yataklara düşer. Onların iyiliği için bunu yaptığını söyleyerek çocuklarına koyduğu kurallarla üzerlerinde mutlak bir egemenlik kurmak, otoritesini pekiştirmek ister. Bunu yaparken de “maneviyatı, ailesi üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanır” (Özcan 216). Çocuklarından en çok Dirmit üzerinde baskı uygulayan Atiye, onun yaptığı her işin altında bir sebep arar. Öte yandan şehre göç kararına en çok sevinen Atiye olmuştur. Fakat Atiye, şehirde de tam manasıyla kentli bir kimlik geliştirememiş, geleneklerinden ve kendi öz kültüründen hiçbir zaman kopamamıştır.

Çocukluğu boyunca zamanını köyde cansız varlıklarla, bitkilerle, cinlerle konuşarak geçiren Dirmit, toplum baskısına ve göç etmelerine neden olan cesur, korkusuz ve meraklı tavrını şehirde de devam ettirir ve aile bireyleri ile sürekli bir çatışma içine girer. Köydeki yaşamında evlerinin bahçesindeki tulumbayı kendine arkadaş edinen Dirmit, şehirde ise mahalle parkındaki kuşkuş otu ve yağan kar ile dost olur, onlarla konuşur. “Dirmit, ailede köyden kente göç olayının etkisini en fazla hisseden, ama aynı zamanda en çok kentlileşen kişidir” (Atik 35). Özellikle şehre göç sonrasında diğer aile bireyleri daha çok fiziki açıdan bir değişime uğrarken Dirmit, zihinsel ve ruhsal bir değişime uğrar. Şiir yazmaya, zaman zaman evden kaçıp sokaklarda, deniz kıyılarında dolaşmaya başlar. Başlarda tüm aile bireyleri gibi şehre uyum sağlamakta güçlük çekip yeni okuluna alışamasa da daha sonra okulda çok başarılı olur, takdirnameler getirir. Romanın sonunda bağımsızlaşan ve bireyselliğini kazanmış bir kentli haline gelen Dirmit, kendini aile bireylerine yabancı hissetmeye başlar ve “Gece şiir yazar, gündüz gidip denize okur. Ağaçları, duvarları, bulutları, evleri kardeş; denizi annesi ve göğü de babası yerine koyar” (188). “Sevgili Arsız Ölüm roman boyunca çekişen iki merkez kişiden Atiye’nin ölümü ve bilinçlenen Dirmit’in yazarlığa doğuşuyla biter” (Moran 83).

Yoksulluk Kültürü

 

 

 

 

 

 

 

Tekin’in romanlarındaki işsizlik ve işçi hareketleri ile ilgili temanın oluşmasında önemli bir kaynak olan yoksulluk, doğrudan doğruya köyden kente göçün bir sonucu olmamakla birlikte bu iki olgu arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır.

Ailenin büyük kente göç ettikten sonra erkeklerin işçileşmeyi reddederek Huvat ve Halit’in işsiz olması, Seyit ve Mahmut’un da düzenli işlerde çalışamayıp enformel sektörde çalışmak zorunda kalmaları ailenin şehirdeki yaşantısında sürekli geçim sıkıntısı çekmesine dolayısıyla aile içi çatışmaya ve şiddete neden olmuştur. Atiye ve Huvat’ın çocuklara, erkeklerin kız kardeşlerine ve eşlerine uyguladığı fiziksel ve psikolojik şiddet roman boyunca devam eder.

Köyde bahçeli, çok odalı, geniş bir evde yaşayan aile, şehirde yoksulluk nedeniyle tek odalı bir eve yerleşir. Nuğber “kardeşlerinden ve babasından gizli” (103) komşu terzinin yanında çalışmaya başlayarak, Zekiye ise evde halı dokuyarak ailenin geçimine katkı sağlar. Kışın gelmesiyle hiçbir izolasyon ve boya işi alamayan erkekler ise kendi işlerini yapıp patron olma hayalleri kurarak bu duruma bir çare aramazlar. Kadınların altınlarını ve dokudukları halıları satarlar. 

Yoksulluk romanda birçok yönüyle ele alınmakta ve kendi içine kapanma, toplumdan soyutlanma ile yoksulluk arasında yakın bir ilişki olduğuna vurgu yapılmaktadır. Ailenin köyde komşularıyla sosyal ilişkileri son derece canlıyken şehirde aynı mahallede yaşadıkları köylülerle kurdukları sınırlı ilişki dışında hiçbir şehirli insanla bir paylaşımda bulunmazlar, yani aile şehirde yoksulluğu sebebiyle bir nevi toplumdan soyutlanmış bir durumdadır. Evin tek okumuş bireyi olan Dirmit, ailenin içerisinde bulunduğu yoksulluk durumunun ailenin diğer insanlarla olan sosyal ilişkilerini etkilediğinin farkındadır. Şehirdeki “duvarlarında çiçekli kağıtlar olan, tavanlarından rengarenk ışıklar saçan” (241) diğer evlerin perdelerinin hep açık olduğu halde kendi evlerinin perdelerinin kapalı tutulmasını, yoksulluktan duyulan utanca bağlar. 

Sonuç olarak; Sevgili Arsız Ölüm, Aktaş ailesinin köyden kente göç hareketi ve göç sonrasındaki yaşamları ekseninde değerlendirildiği zaman edebiyat ile toplum arasındaki ilişkiyi, geleneksel kültürle yetişmiş insanın modern yaşam içerisinde karşılaştığı zorlukları ele alarak işlemesi sebebiyle öne çıkmış bir eserdir.

Kaynaklar

Atik, Şerefnur. Türk Edebiyatında Postmodernist Süreç ve Latife Tekin, İstanbul: Bilge Kültür Yayınları, 2012.

Balık, Macit. Latife Tekin’in Romancılığı. Ankara: Akçağ Yayınları, 2013.

Gümeli, Turgay. “Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları ve Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm Romanlarında Köyden Kente Göç ve Yoksulluk”. Yayımlamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Yeditepe Üniversitesi, 2006.

Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış III. İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.

Özcan, Nezahat. “Latife Tekin’in Sevgili Arsız Romanında Atiye”, International Journal Of Eurasia Social Sciences 20 (2015): 211-223

Parla, Jale. “Bu Bahçede Her Şey Unutulur mu?”. Radikal Kitap (2004): 14-16.

Tekin, Latife. Sevgili Arsız Ölüm. İstanbul: Can Yayınları, 2018.

Türkmenoğlu, Sevgül.  “Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm Romanında Büyülü Gerçekçilik”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi 54 (2015): 417-426


BENZER YAZILAR

Sarkazm Nedir?

Sarkazm nedir? Edebiyatta örnekleri nelerdir?

Orhan Pamuk’un İzinde İstanbul

Bu yazıda Orhan Pamuk’un romanları aracılığıyla geçmişin ve günümüzün İstanbul’unda kısa bir yolculuk vadediyoruz.


Paylaş