Amerikan Edebiyatını absürdizm ile tanıştıran, karamsarlığını okuyucuyla konuşarak anlatan yazar Paul Auster üzerine kısa bir derleme.

Modern Edebiyatın Ortasında: Paul Auster

“Neden mutsuzsun?” dedi. Mutsuz değil, beceriksizim dedim. Sizin gibi, mutlu olduğumu sanmayı beceremiyorum. Hepsi bu.”

 Amerikan Edebiyatını absürdizm ile tanıştıran, karamsarlığını okuyucuyla konuşarak anlatan yazar Paul Auster üzerine kısa bir derleme.

Her anlatıcının okuyucuyla buluşma noktası farklıdır. Kimisi yaşadığı dönemi aktarmak ister; kimi kendine bir dünya yaratır, içine karakterler serpiştirerek okuyucuya sunar; kimi ise yalnızdır, yalnızlığını ve yalnızlığı aktarır okuyucuya. Paul Auster post-amerikan edebiyatına kader, kimlik, aile, beyzbol, New york, arayış gibi konuları anlatmasıyla farklılığını gösteren bir giriş yaptı.

Her Sonun Bir Başı Vardır

1947 yılında dünyaya gelen Auster, zor ve çalışma temposu yoğun bir çocukluk dönemi geçirdi. Kitaplarla küçük yaşta amcasının kütüphanesinde tanıştı, şiire merak saldı. 14 yaşında gözlerinin önünde arkadaşına yıldırım çarpması sonucu ölmesiyle  insanı yaşamdan ayıran "gerçeklikle" tanıştı. Bu gerçeklik Auster'in en çok içselleştireceği ve bir o kadar da romanlarında, öykülerinde işleyeceği konu olacaktı. 

(Görsel1) 

Auster'in yazı yolculuğu felsefeye duyduğu tutku ile güçlendi. Amerika'dan ayrıldı, Avrupa'da kendini kitaplarla bir kez daha keşfedeceği bir serüvene çıktı. Maddi gereksinimleri kar topu gibi büyürken Auster başkalarından direktif almak istemiyordu. Ne söyleniyorsa kulaklarını tıkıyordu. Sıkıntılı durumlarını, beklentilere karşı hüsranını "Ay Saray" romanında  M.S. Fogg karakteri üzerinden de anlattı. Hayatı, yazmayı ve okumayı sevdiği bir dönemden geçse de maddi gereksinimlerini karşılayamadığı ve özel hayatında da işlerin yolunda gitmediği bir dönem geçirdi. Amerika’ya geri döndü, başka maceralar aktaracağı bir döneme başladı.

Romanlarda Amerika

Auster'in romanlarında "Amerika" başlangıçtır. Konumu hissederiz, okurken "nerede geçiyordu?" diye sormayız çünkü içten içe biliriz. Bu durum yazarın doğduğu kuşaktan ve etkilendiği edebi akımlardan da kaynaklamıyor olabilir. Nitekim 80 yılların Amerika'sında gençliğini geçirmiş bir yazar olarak vatani değerlerden, federal bir yapıda olmasına rağmen bütünselliğini daima koruyan bir ülkeden etkilenmemek olanaksız duruyor. Dünyanın süper gücü olarak hareket eden ülkenin vatandaşları olarak ayrıcalıklı olmaları gerekirken, herkes gibi "aynı" olmak Auster'in temasını oluşturuyor.

(Görsel 2) 

Romanlarında Amerika her zaman üstün ülke olmayacaktır. Brookly’in yağmurlu havası bile kasvetlenmeye yeterken, tamamen arındırılmış bir Amerika portresini çizmeyecektir. Savaş yıllarında askerini zor duruma sürükleyen, politik güç elde etmek için kayıp vermekten çekinmeyen bir güç olarak da çıkar karşımıza. Auster’in kahramanları da bu karmaşık ve karanlık durumlar içerisinde kalırlar. Kendilerini süregelen bir arayışta bulurlar. Bu arayışın başlangıcı eskidir, orta noktada okuyucuyla buluşur. Zamansal farklılıkları hissettirir. Başında olmasak da sonuna kadar kahramanla baş başa kalırız. Auster farkını bu noktada koyar. Romanlarında labirent inşa eder. Leviathan ve Son Şeyler Ülkesinde labirentin içine hapsolursunuz. Çıkışı ararken girişi kaybettiğiniz kurgusal düzlemin boşluk yarattığı bir dünyada bulursunuz kendinizi.

“Sen öyle zannetsen de, olaylar tersine döndürülemez. Bir olayın içine girebilmiş olman oradan çıkabileceğin anlamına gelmez. Giriş kapıları çıkış kapısı olarak kullanılamayabilir, bir dakika önce geçtiğin kapıya dönüp baktığında o kapının hâlâ orada olması garanti değildir.”

(Görsel 3) 

Auster'in aslında yazmaya başladıkça geliştirdiği, herkesin ilk okuyuşta anlam veremediği, aksine karmaşık geren bir olay kurgusu ve yazım tarzı var. Eserlerini üst üste okumaya başladığınızda benzer karakterlere, vurgulara ve yaşanmışlıklara rastlayabiliyorsunuz. Sınır çizgisinde kalıyor. Eserlerinde kendini tekrar ettiğini düşünseniz de, Auster tutuklu romancılığın edebiyatlaştırılmasını bizlerle buluşturuyor.

En çok ses getiren romanı "New York Üçlemesi" aslında üç farklı kitaptan oluşuyor. Birbirleriyle görünmez bir iple bağlı olan bu üç roman kargaşanın ortasında modern edebiyat inceliklerini taşıyan bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Auster tam da burada anlaşılmaya başlıyor. Tekrar etmiyor, kendini hep yeni ve yeniden oluşturuyor.


BENZER YAZILAR

Cumhuriyet Dönemi'nin İlk Dergileri: 5-Yücel Dergisi

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kemalizm’i yaymak için çıkarılan Yücel dergisinin amacı ve yayın hayatı.


Paylaş