Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden şair, yazar, yönetmen ve siyasetçi Nazım Hikmet’in hayatı, hapis yılları, edebi kişiliği ve eserleri.

1912 yılına kadar Osmanlı Devleti sınırları içerisinde olan Selanik’te doğan şairin asıl adı Mehmed Nazım’dı, hatta ilk şiirini de bu isimle yayınladı. Fakat sanat hayatında dedesinden gelen “Nazım” ve babasından gelen “Hikmet” isimlerini bir arada kullanmayı tercih etti. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra da “Ran” soyadını aldı.

Nazım Hikmet, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden biriydi. Şairliğin yanında roman, tiyatro, gazete, seneryo ve fıkra yazarlığı yaptı. Aynı zamanda bir dublaj sanatçısı ve siyasetçiydi. 

Nazım Hikmet’in Ailesi

Nazım, Osmanlı’nın çöküş yıllarında doğdu ve bu süreci birebir yaşadı. Ailesi; biri şair ve idareci, diğeri eğitimci ve asker iki dedenin soyundan geliyordu. Çekirdek ailesi ise modern bir burjuva ailesiydi.

Nazım Hikmet’in baba tarafından dedesi Mehmed Nazım Paşa’ydı. Şair doğduğu zamanlarda Diyarbakır valisiydi. Farklı illerde bu görevini sürdürdü ve 1912 yılında Selanik’in son Osmanlı valisi oldu. Nazım Paşa 1913 yılında emekliye ayrıldı ve siyasete yöneldi. Hayatının son yıllarını İstanbul’da geçirdi, bu dönemde torunlarının eğitimiyle de ilgilendi ve 1926 yılında vefat etti. 

Nazım Hikmet’in anne tarafından dedesi Hasan Enver Paşa’ydı. Enver Paşa bir eğitimciydi ve hayatı boyunca asker olarak görev yaptı. Nazım Hikmet doğduğu sıralarda İstanbul’da görevliydi ve 1929 yılında vefat etti. 

Şairin babası Hikmet Nazım Bey, Selanik Valiliği’nde memur olmasına rağmen çalışma ortamından memnun değildi. Oğlunun doğumundan iki yıl sonra istifa ederek ailesiyle birlikte 1904 yılında babası Nazım Paşa’nın yanına, Diyarbakır’a, oradan da Halep’e gitti. Daha sonra Nazım Hikmet’in kardeşi Samiye doğdu.

Aile Halep’te de tutunamadı ve çok geçmeden İstanbul’a geldiler. Baba Nazım, eşiyle birlikte çalıştığı bir işletme açtı fakat uzun süre yürütemedi. Ardından memuriyete tekrar döndü. Son görevi 1918 yılında üstlendiği Hamburg Başkonsolosluğu’ydu. Bu görevden sonra emekli oldu, çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1932 yılında, yanlış tedavi neticesinde hayatını kaybetti. 

Nazım Hikmet’in annesi ise Ayşe Celile Hanım’dı. Gençliğinde özel hocalardan eğitim görerek dersler almış olan kadın, Fransızca biliyor, resim yapıyor ve piyano çalıyordu. Fransız kültürüyle yetişmişti; aydın görüşleri benimseyen, özgürlükçü, cesur ve titiz bir kadındı. Modern bir yaşam tarzını benimsemiş olması, evlendikten sonra yaşadığı çevreden tepki görmesine neden oldu. Buna dayanamayıp, kendisini aldatan kocasını da bahane ederek bir süre Paris’e gitti. Fakat kendisi de bu dönemde Yahya Kemal ile birlikteydi.

İlerleyen zamanda çiftin ayrılmasında iki tarafın da sadakatsizliği ve geçimsizliği önemli bir etken oluşturdu. Ayşe Celile Hanım, olgunluk dönemini oğlunu yetiştirmek ve ona destek olmak için adadı ve 1956 yılında vefat etti. 

Ayşe Celile Hanım, Samiye ve Nazım Hikmet, 1924.

Nazım Hikmet’in ailesinde olup hayatına etki eden kişiler bu kadarla sınırlı değildi. Fakat dedeleri, anne ve babası, onun yaşam tarzının, kişiliğinin, edebi ve sanatsal kimliğinin oluşmasında önemli karakterlerdi. Çocukluk yıllarını babasının peşinde sürekli yer değiştirerek geçirdi. Ailesi, ona yakın ama aslında bir o kadar da uzaktı. Ergenlik ve gençlik çağlarının çoğunu dedesi Mehmed Nazım Paşa ile geçirdi. Ailesi boşanma kararı aldığında daha 16 yaşındaydı ve ailesinin parçalanmaması için büyük çaba sarf etti fakat başarılı olamadı. 

İlerleyen yaşlarında sıkı gönül ilişkileri kuramamasının nedeninin, genç yaşta anne ve babasının kopan bağları olup olmadığı ise cevabı olmayan bir soru olarak duruyor.

Nazım Hikmet’in Hayatı

Şair, 15 Ocak 1902 tarihinde Selanik’te dünyaya geldi. Samiye adında bir kız kardeşi vardı. Yıllar sonra iki kardeşi daha oldu fakat ikisi de dizanteriden öldüler. Şairin eğitimiyle yakından ilgilenen Mehmed Nazım Paşa, ona ilk şiir derslerini veren kişiydi. 

Türkiye’deki Okul Yılları

Nazım, ailesiyle İstanbul’a gelişinin ardından Fransızca eğitim veren bir ilkokula başladı. Bir yıl sonra Göztepe’deki Numune Mektebi’ne geçti. Ardından ilkokul yıllarını Taşmektep’te sonlandırdı. Hayatı boyunca en yakın arkadaşlarından biri olacak olan Vala Nureddin ile burada tanıştı. 

O yıllarda başladığı resim çalışmalarını annesinin yardımlarıyla geliştirdi ve çeşitli portreler çizdi. Şiir ve resim konusunda desteğini esirgemeyen dedesinin yardımlarıyla 1913 yılında Galatasaray Lisesi’ne başladı. Fransızcayı asıl burada öğrendi. Burada geçirdiği bir yılın ardından Nişantaşı Sultanisi’ne nakledildi ve öğrencilik hayatını burada da başarılı bir şekilde devam ettirdi.

Lise yıllarında yazdığı şiirleri küçük kardeşi Samiye’ye okuyordu. Bu dönemde ortaya çıkardığı eserler savaşı konu ediniyordu. Çünkü dayısı şehit olmuştu ve Nazım bu durumdan oldukça etkilenmişti. Bu şiirlerinden birini dinleyen Bahriye Nazırı’nın onu beğenmesi ve potansiyelini fark etmesiyle 1917 yılında Bahriye Mektebi’ne kaydoldu. 

Nazım Hikmet Bahriye Mektebi'ne giderken, 1915. 

Bahriye Mektebi’nde kendisi gibi şair olan ve edebiyatla uğraşan birçok arkadaşı vardı. Bunlardan biri de alt döneminde olan Necip Fazıl Kısakürek’ti. 

Edebiyat ve tarih öğretmeni Yahya Kemal’di. Nazım Hikmet, kendini ona yakın hissettiğinden ara sıra şiirlerini ona okur ve övgülerini alırdı. Yahya Kemal bir süre Nazım’a şiir dersleri de verdi. Bu genç öğretmenin yardımıyla bir defa eserini dergide yayınlama fırsatı buldu. “Hala Serviler de Ağlıyorlar mı?” isimli şiiri 1918 yılında Yeni Mecmua’da basıldı. Aynı dönemde Yahya Kemal’in, annesinin sevgilisi olduğunu öğrenmesiyle onunla tüm ilişkisini kesti. Bu talihsizlik yaşanmasaydı edebiyat camiasına daha erken girip giremeyeceği merak konusu.

1918 yılında Bahriye Mektebi’nden mezun oldu ve staja başladı. 1919 yılında, sağlık problemlerini bahane ederek staj eğitimini sonlandırdı. Ardından, kendi gibi genç şair ve edebiyat severlerin olduğu bir gruba katıldı. Bu grupta Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Nusret Zorlutuna, Vala Nureddin ve Yusuf Ziya Ortaç gibi isimler bulunuyordu. 

Nazım Hikmet, İstanbul işgalinin sürdüğü 1920’li yıllarda Mustafa Kemal’in sıkı bir destekçisi oldu ve milli duyguları işleyen şiirler yazarak sanatını da Milli Mücadele için kullandı. 1921’de Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, Vala Nureddin ile beraber, Halide Edip Adıvar’ın da yardımlarıyla Kuvay-ı Milliye’ye katılmak için çağrıldı ve Ankara’ya doğru yola çıktı. Fakat yalnızca Vala Nureddin ve Nazım Hikmet oraya varabildi. İki arkadaş bir tanıdıklarının yardımıyla Mustafa Kemal ile tanışma fırsatı buldular. Diğer arkadaşları İstanbul’a geri dönmek zorunda kaldılar. 

İlerleyen dönemde siyasi görüşleri değişti ve Mustafa Kemal muhaliflerinin tarafına geçti, komünizmi destekler hale geldi. Cepheye gönderilmeyince Hamdullah Suphi’nin yardımlarıyla ikisi de Bolu’ya öğretmen olarak atandılar.  Burada dini hayattan ve geleneklerden bağımsız yaşadıkları için gelenekçi yerli kesimin tepkisine maruz kaldılar.

Rusya Yılları

Nazım Hikmet, Vala Nureddin ve Bolu’da tanıştıkları Ziya Hilmi, hayranı oldukları komünist rejimi canlı canlı görmek için Rusya’ya doğru yola çıktılar. Bu yolculuk sırasında uğradıkları Batum’da Nazım, Nüzhet Hanım’a aşık oldu. Yolculuğun devamında Moskova’ya geçtiklerinde Nüzhet de onları takip etti ve Nazım Hikmet’in yanına yerleşti. Hepsi birlikte KUTV(Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi)’da okumaya başladılar.

Vala Nureddin ve Nazım Hikmet, 1921.

Nazım ve Nüzhet 1921 yılında evlendiler. İki yıl sonra Nüzhet’in sağlığı bozuldu ve tedavi için İstanbul’a döndü. Bundan sonra da beraber devam edemeyeceklerine karar verip ayrıldılar. 

Bu ayrılığa ve Nüzhet’in daha sonra başka biriyle evlenmesine dayanamayan Nazım, ona “Mavi Gözlü Dev” şiirini yazdı. 

Nazım ve arkadaşları KUTV’daki eğitimlerini tamamladıktan sonra burada Türkçe dersleri vermeye başladılar. Bunun yanında Nazım, burada bir tiyatro grubu kurdu ve sergilediği oyunlarla ve sahnede okuduğu şiirleriyle büyük başarılar sağladı. Böylece üniversitede Türk öğrencilerin güzel sanatlar kolu başkanı oldu. Nazım Hikmet’in sanata olan ilgisinin artması, onun farklı topluluklarda aranan bir yüz, şiirleri hevesle dinlenen ve oyunlara dönüştürülen bir yazar olmasını sağladı. 

Genç şair, Rusya’ya geldiği ilk zamanlardan itibaren komünizmin kurucusu Vladmir İlyiç Ulyanof Lenin’in hayranıydı. Rus İhtilali’nin başı olan bu adamın 1924 yılında ölümü onu derinden etkiledi ve kendisi gibi birçok insanla beraber Lenin’in naaşının başında nöbet tuttu. Ona şiirler yazdı ve bu durum yıllar boyu onun şiirlerinde etkisini gösterdi. 

Nazım Hikmet ve Vala Nureddin, Lenin’den sonra ihtilal görüşlerini seslendiren Traçki’ye ilgi duymaya başladılar. Daha sonra ise Nazım, bir arkadaşı vasıtasıyla Stalin taraftarı oldu. 

Rusya’da yaşadığı ve İstanbul’dan uzak kaldığı zamanlar, onun fiziki, fikri ve şiirsel anlamda geliştiği, olgunlaştığı bir süreçti. Rusya’ya giderken çok daha genç, aklı havada ve sorumsuz bir adamdı. Zamanla değişen görüşleri, yazdıklarına ve yaptığı faaliyetlere ilgi gösterilmesi, ailesinden ayrı kalması  ve yaşadığı aşk acısı her anlamda karakterinin oturmaya başlamasını sağlamıştı. 

Türkiye'ye Dönüşü

1924 yılının sonlarına doğru Nazım, en yakın arkadaşını arkasında bırakarak 4 yıldır ayrı kaldığı ülkesine geri döndü. Bu dönüşte ailesine ve vatanına duyduğu özlemin etkisi olsa da asıl amacı, Türkiye Komünist Partisi(TKP)’nin yeniden yapılanma toplantısına katılmaktı. 

Nazım Hikmet, 1925 yılının başında TKP’nin ikinci kongresinde Merkez Komitesi Üyeliği’ne seçildi. Siyasetle ilgilenirken bir yandan da çalışmak isteyen Nazım, Kızıl Sendika, Yenidünya, Orak-Çekiç gibi gazetelerde ve Aydınlık dergisinde çalıştı. 

Aynı yılın Mart ayında İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması ve bunların aldıkları kararlar neticesinde çeşitli muhalif gazete ve dergiler kapatıldı. Bunların içinde Aydınlık dergisi ve Orak-Çekiç gazetesi de vardı. Faaliyetlerini bu yayın organları sayesinde yürüten TKP’nin, çalışmalarını yeraltına indirmek zorunda kalmasıyla parti merkezinin İzmir’e taşınmasına karar verildi. Partinin beyni niteliğinde olan Nazım Hikmet de işleri yoluna koyabilmek için İzmir’e gitti. 

İlk Cezası

TKP’nin işlerini yürüttüğü sırada, komünist faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla, ifadesi alınmadan, savunması dinlenmeden 15 sene kürek mahkumu ilan edildi ve hakkında arama emri çıkarıldı. Bu mahkumiyeti haksız bulan Nazım, tekrar Rusya’ya gitti. Yeniden KUTV’a girerek bu sefer de üniversitede tercümanlık yapmaya başladı. 1925’in sonlarında, üniversiteden tanıştığı Lena Yurçenko ile evlendi. 

Daha sonra Nazım ve birkaç arkadaşı, kaçak olarak tekrar Türkiye’ye döndü. Fakat Hopa’da yakalandı ve bu dönemde ilk defa hakim karşısına çıktı. Komünist faaliyetler yürütme suçuyla idamı istendi fakat beraat etti. Yine de serbest bırakılmayan Nazım, 1928’in sonlarına doğru İstanbul’a gönderildi ve buradaki ifadelerinde komünist parti ile hiçbir ilişkisinin olmadığını savundu. 1928 yılının Aralık ayında tüm mahkemelerden beraat etti ve İstanbul’a, ailesinin yanına döndü. 

1929 yılının başlarında yeniden gözaltına alındı fakat serbest bırakıldı. Bu dönemde Nazım, TKP’nin 1929 devrine damgasını vurdu ve bu zaman dilimi “Nazım Hikmet devri” olarak anıldı. Fakat bu dönemde faaliyetleri gizli yürütmesinden dolayı, gerekli desteği sağlayamadığı gerekçesiyle partiden ihraç edildi. 1931 yılında, o zamana kadar yayınladığı kitaplarında komünistlik söylemlerinin olması iddiasıyla dava edildi fakat beraat etti. Partiye tekrar döneceği 1932 yılına kadar edebiyat ve sanata odaklandı.

TKP’ye geri döndükten sonra hakkında dava açıldı. Ardından 1933 yılında yazdığı bir hiciv nedeniyle tekrar hapse girdi. Çok geçmeden çıkarılan Af Kanunu ile serbest bırakıldı. 

Komünist söylemleri nedeniyle 1934 yılında tekrar dava edilen Nazım Hikmet, bu sefer 5 yıl ağır cezaya mahkum edildi ve Bursa Cezaevi’ne nakledildi. Burada, kendi gibi komünist arkadaşlarıyla kaldığı koğuşta ideolojik faaliyetlerini devam ettirdi ve burayı bir eğitim merkezi haline getirdi. Aynı yıl tekrar beraat etti ve İstanbul’a geri döndü. 

1936 yılında yeniden, bir komünist toplulukla beraber gözaltına alındı. Bu seferki tutuklanmasının nedeni ise bir komünist beyannamesinin gizlice dağıtılmasıydı. 1937 yılının ortalarına kadar süren davadan Nazım ve arkadaşları beraat ettiler. 

Edebi Gelişimi

Nazım Hikmet’in şiirlerinde işlediği konular; kadın, vatan sevgisi, yaşama sevinci, sınıf şuuru, ölüm, çocuk, sorumluluk duygusu, maneviyat gibi bireysel ve toplumsal konulardı. 

Yahya Kemal’in, Bahriye’de eğitim gördüğü zamanlarda Nazım’a ettiği yardımların sonucu olarak Türkiye, Azerbaycan ve Rusya’da Nazım’ın şiirleri yayınlanmaya başladı. Fakat şair 1927 yılına kadar eserlerini kitaplaştırmadı. Bu yılda basılan ilk şiir kitabı “Güneşi İçenlerin Türküsü” ismiyle ilk olarak Bakü’de yayınlandı. 

Şiir’in yanında romanlar, tiyatrolar, seneryolar, manzumeler yazmış, çeşitli çeviriler de yapmış olan Nazım’ın edebiyat zümresiyle asıl tanışması Peyami Safa sayesinde oldu. Safa, genç şairi Güzel Sanatlar Birliği’ne takdim etti ve böylece Nazım, geniş bir sosyal çevre içerisine girebildi. 

Şiirinin ana hattını kadın konusu oluşturuyordu ve bu durum edebi hayatının ilk safhalarında görülüyordu. İdeolojisini şiirine işlemesi ise Anadolu’ya geçtikten sonra gelişmeye başladı ve ömrünün sonuna kadar devam etti. Bu dönemde fikirlerini yayabilmek için geniş halk topluluklarını hedef aldı.

Nazım, Rusya’dan ikinci dönüşü ve mahkemelerden beraat etmesinin ardından Vala Nureddin’in yardımlarıyla, dönemin önemli dergilerinden biri olan Resimli Ay’da çalışmaya başladı. Resimli Ay dergisi Nazım’ın hayatında önemli bir yer tutuyordu çünkü bu dergi vasıtasıyla kendini topluma gösterip kabul ettirme fırsatı bulmuştu. Böylece edebi kimliğini ortaya koyup ispat edebildi. Türkiye’de basılan ilk eserlerini bu dergide yazdı, ilk tepkilerini burada aldı ve ilk ciddi ününü de burada kazandı. Resimli Ay dergisi ile ilgili daha fazla ayrıntıyı diğer yazımızda bulabilirsiniz. 

O yıllarda derginin resim ve fotomontaj dahil tüm teknik işlerini yürütüyordu. İçlerinde Necip Fazıl Kısakürek, Sabahattin Ali, Nizamettin Nazif ve Ziya Hilmi gibi arkadaşlarının bulunduğu bir grubu da dergiye getirmeye başladı. Böylece dergide ideolojik faaliyetlerini yürütebileceği bir zemin oluşturdu. Nazım Hikmet’in gelişi dergiyi olumlu şekilde etkiledi. Resimli Ay, Türkiye’nin bütün ilerici yazarlarının bulunduğu bir dergi olarak anılmaya başlandı.

Resimli Ay dergisindeki "Putları yıkıyoruz" kampanyasından bir bölüm, 1929.

Genç şair, Resimli Ay dergisinde “Putları Yıkıyoruz” adıyla bir kampanya başlattı ve Mehmet Emin Yurdakul, Abdulhak Hamit Tarhan, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimleri edebiyatta yıkılması gereken putlar olarak görüp karşısına aldı. 

Şiirleri hem Türk dilinin gelişmesini sağladı hem de sokak dilinin, halk ağzının şiire girmesini sağladı. Aynı zamanda Türk şiirini mısra anlayışından satır anlayışına geçirdi ve Türkiye’de serbest ölçüyü ilk kez uygulayan kişiydi. Marksist şiir anlayışını ülkeye benimsetti. Buna rağmen şiirlerinde Fütürist ve Konstrüktivist anlayışları benimsedi. Yenilik anlayışına rağmen gelenekle olan bağını koparmadı. 

1929 yılında Türkiye’deki ilk kitabı olan “835 Satır”ı çıkardı. Bir sonraki yıl ise iki şiir kitabı ve bir şiir plağı daha çıkardı. 

1932 yılında ilk defa bir piyesi Darülbedayi(İstanbul Şehir Tiyatroları) tarafından sergilendi. Aynı yıl, daha önce tanıştığı Piraye ile evlendi fakat resmi nikahları 1935 yılında yapıldı. Yine bu yılda çıkarılan Soyadı Kanunu sayesinde “Ran” soyadını aldı. 

Resimli Ay dergisinin kapatılmasından sonra 1934 yılında Nazım Hikmet İpek Film’de çalışmaya başladı. 1937 yılından sonra ise Yedigün dergisinde çalışmaya başladı. 

Hapishane Dönemi 

Nazım Hikmet, 1938 yılının başında yeniden göz altına alındı. Bu dönemde eserleri ülkede yasaklandı. Harp Okulu Davası olarak geçen davada 15 sene ağırlaştırılmış hapse mahkum edildi. O dönemde Nazım, komünizan faaliyetlerin kültürel sahadaki en belirgin figürüydü. Aynı yıl açılan ve nedeni orduyu ve donanmayı isyana teşvik etmek olan Donanma Davası’yla toplamda 28 yıl 4 ay ağırlaştırılmış ceza aldı ve Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi.

Hapishane günlerini edebi faaliyetlerle uğraşarak, sevdiklerine ve arkadaşlarına mektuplar yazarak geçirdi. 1940 yılında önce Çankırı Cezaevi’ne, daha sonra da Bursa Cezaevi’ne gönderildi. Burada hapis hayatının en uzun dönemini geçirdi. Hapishane dönemi toplamda 12 yıl sürdü.

Bursa Cezaevi'ndeki hapis yıllarından bir fotoğraf. 

Tanıdıkları vasıtasıyla Bursa Cezaevi’ndeki dönemini çok rahat geçirdi. Edebi faaliyetleriyle ilgilenirken bir yandan da etrafındaki hükümlüleri yetiştirmeye çalıştı. Bunlardan biri de romancı ve hikayeci yazar Orhan Kemal (Raşit Kemali)’di. Aynı zamanda arkadaşı Kemal Tahir’in de gelişimini, mektuplar yazarak, yazdıklarını düzenleyerek uzaktan destekledi. Hapishanede geçimini sağlamak için kendi adıyla olmasa da çeşitli çeviriler yaptı ve bir dokuma tezgahı işletti. 

Bu zamanlarda “Memleketimden İnsan Manzaraları” ve “Kuvay-ı Milliye” adlı yapıtlarını verdi. Edebi faaliyet yürütmesinin yasaklı olduğu mahkeme ve hapishane dönemlerinde Ercüment Er, Orhan Selim, Mümtaz Osman ve Ahmet Oğuz takma adlarını kullandı ve bu takma isimlerle çeşitli dergilerde şiirleri de yayınlandı. Bu sırada eşi Piraye Nazım’dan uzaklaştı ve Nazım Hikmet de 1948 yılında dayısının kızı Münevver Berk ile bir aşk yaşamaya başladı. 

1949 yılında Vatan gazetesi’nde Nazım’ın suçsuz yere mahkum edildiği sözleri yayınlandı ve bu konuşmalar birer kampanyaya dönüştü. Solcu kesimlerin de bunu desteklemesiyle olay dünya basınına da yansıdı ve Nazım’ın hürriyeti dünyaca ünlü komünist çevrelerce tartışılan bir konu oldu. Bu çalışmalar arasında “Nazım Hikmet” adında bir gazete bile çıkarıldı. 

Nazım Hikmet’in yargılandığı davalar.

Özgürlük Yılları

1950 yılının Nisan ayında Nazım, açlık grevine girdi. Çeşitli sağlık kontrolleri ve dilekçelerin ardından bu grev işe yaradı ve aynı yıl Temmuz ayında kabul edilen Af Kanunu’na dayalı olarak serbest bırakıldı. Bu dönemden sonra dayısının kızı Münevver ile yaşamaya başladı. 

Yine 1950 yılında Dünya Barış Severler Kongresi Nazım Hikmet’e Uluslararası Barış Ödülü’nü verdi. 

1951 yılında Nazım ile Münevver çiftinin bir oğulları(Memet) oldu. Bu dönemde tekrar İpek Film’de işe başladı ve çeşitli seneryolar yazdı. Aynı yılın Mart ayında eşi Piraye’den boşandı. Askere çağırıldığında ise Rusya’ya kaçtı ve o yıl Türk vatandaşı olmaktan çıkarıldı. Bundan sonra Polonya’ya vatandaşı oldu ve “Borzecki” soyadını aldı. Çalkantılı giden gönül ilişkilerinin sonunda burada da Vera Tulyakova ile evlendi ve Moskova’da yaşamaya başladılar. Bu yıllarda Nazım Hikmet, farklı ülkeleri dolaştı ve buralarda çeşitli konferanslar ve radyo programları düzenledi, eylemlere katıldı.

3 Haziran 1963 yılında Moskova’da, vatanından uzakta vefat etti. Vefatı hakkında çeşitli iddialar vardı. Bunlardan biri de zehirlendiği yönündeydi. 

Moskova yılları, 1955.

Yaşamının son 12 yılını vatandaşlığı elinden alınmış olarak geçirdi ve bu şekilde öldü. Türk vatandaşlığının geri verilmesi ise 2009 yılında gerçekleşti. 

Şu an mezarı Moskova’da bulunan Nazım Hikmet, yaşamı boyunca hırslı ve idealist bir mizaca sahipti. Aynı zamanda inatçı, hareketli, kavgacı ama arkadaş canlısı ve etkileyici bir yanı da vardı. Genel olarak muhalif siyasetçi kimliği ile tanınıyordu. Alman sosyalistlerden etkilendi ve fikri gelişimini bu yönde gerçekleştirdi. 

Komünist rejimi merak etmesi ve desteklemesi nedeniyle yurtdışına gitti ve hayatının büyük bölümünü ülkesinden uzakta geçirdi. Bu dönemde geliştirdiği siyasi fikirleriyle Türkiye’ye döndüğünde komünizmin temsilcilerinden ve sembollerinden biri haline geldi. Onun çalışmaları ve hayatıyla komünizm sanatkar kesim ile buluştu ve uç evrelerini yaşadı. 

Nazım Hikmet’in edebi şahsiyeti çoğu zaman, ideolojik şahsiyetinin önünde oldu. Fikirleri ve iktidara karşı gelen faaliyetleri dolayısıyla çok sayıda mahkemeye çıktı, 11 farklı davada yargılandı ve toplamda 12 yılı aşkın süre mahkum edildi. Siyasi faaliyetlerinin yanında edebi faaliyetlerini de sürdürdü. Özellikle Resimli Ay dergisinde başlattığı kampanya ile adını Türkiye’de duyurdu. Şöhreti ve sanatını mensubu olduğu parti uğrunda kullandı. 

Düzenli bir evlilik hayatına sahip olamadı. Bu durumda çalkantılı siyasi hayatının da etkileri vardı. 

Hayatı boyunca yaklaşık 23 oyun, 6 kitap, 2 öykü, 26 senaryo, 2 fıkra, 3 çeviri (La Fontaine'den Masallar, Çeviri Hikâyeler, Savaş ve Barış), sayısız mektup ve şiir yazdı. Ayrıca 4 filmde yönetmenlik de yaptı.

Şiirleri günümüzde elliden fazla dile çevrildi, birçok ödül aldı. Eserleri üzerindeki yasağın kaldırılması ise 1968 yılını buldu. Şiirlerinden çoğu Cem Karaca, Ezginin Günlüğü, Ahmet Kaya, Fikret Kızılok, Hüsnü Arkan gibi farklı sanatçılar ve gruplar tarafından bestelendi ve seslendirildi. 


2002 yılı, şairin doğumunun 100. yıldönümü olması sebebiyle UNESCO tarafından “Nazım Hikmet Yılı” olarak kutlandı. 2007 yılında “Mavi Gözlü Dev” isminde, Nazım’ın Bursa Cezaevi’nde kaldığı dönemi anlatan bir film yayınlandı.

Yaşadığı her şeye rağmen 61 yıllık hayatında edebiyata, şiire, yazmaya olan hevesini ve inancını hiç yitirmedi. Böylece bir “romantik komünist” ya da “romantik devrimci” olarak tanındı ve günümüze kadar isminden söz ettirecek olan eserlerini verebildi. 

Kaynaklar

ÖZARSLAN, E. (2003). Nâzım Hikmet–Hayatı ve Şiiri.

https://tr.wikipedia.org/wiki/N%C3%A2z%C4%B1m_Hikmet

https:// www.nazimhikmet.org.tr/


BENZER YAZILAR

Ursula K. Le Guin

Hugo ve Nebula ödüllü, Fantastik ve Bilim Kurgu Edebiyatının büyük ismi Ursula K. Le Guin'in hayatı ve başarıları.

Nazım Hikmet Ran: Hayatı, Edebi Kişiliği ve Eserleri

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden şair, yazar, yönetmen ve siyasetçi Nazım Hikmet’in hayatı, hapis yılları, edebi kişiliği ve eserleri.


Paylaş