Modern feminizmin temellerini atan Simone De Beauvoir, hayatı, özgürleşme teorisi ve eserleri.

Simone de Beauvoir; 9 Ocak 1908 tarihinde Fransa’da dünyaya geldi. Çocukluk yıllarına dair pek fazla bilgi bulunmasa da ergenliğe geçtiği çağda etkilendiği iki kişi vardı; arkadaşı Zaza ve kardeşi Helen. Küçük kardeş Helen, Beauvoir tarafından her zaman kendisinin eğitmesi ve yetiştirmesi gereken biri olarak görüldü. Onun bu öğretici tutumu, kendisinin de sürekli bir öğrenme çabası içerisinde olmasını sağlamıştı. Arkadaşı Zaza’nın yaşadığı trajik hayat ve ani ölümü ise onun karşılaştığı ilk büyük sorunu oluşturdu. 

Eğitimini Fransa’nın en seçkin okullarında aldı. Hayatı boyunca matematik, felsefe ve yabancı dil dersleri gördü. Yükseköğrenim eğitimini Fransa'daki en saygın okullardan biri olan École Normale Supérieure’de tamamladı. Aynı zamanda Paris Üniversitesinin Sorbone Koleji’nde de çeşitli kurslar aldı. 

Paris’te eğitim aldığı dönemde, ünlü Fransız yazar ve düşünür Jean-Paul Santre ile tanıştı. Santre ile aralarında bir ilişki başladı ve Beauvoir evliliğe sıcak bakmadığından dolayı çocuk sahibi olmadan, ayrı yaşayarak ilişkilerini uzun bir süre sürdürdüler. 

Simone De Beauvoir, Jean-Paul Santre ile birlikte, 1955.

Simone De Beauvoir, yazar, feminist filozof ve gazeteci olarak hayatını devam ettirdi. Kadın hak ve özgürlüklerinin 20. yüzyıldaki gelişimine önemli ölçüde katkılar sağladı. 

II. Dünya Savaşı’nın ardından Beauvoir, ömrünün sonuna kadar editör olarak kalacağı Modern Zamanlar (Les Temps Modernes) gazetesinde çalışmaya başladı. 

1983 yılında, Avrupa kültürüne sıradışı katkıları olanlara verilen Sonning Ödülü’nü kazandı. 

14 Nisan 1986 tarihinde vefat etti. Ölümünden sonra ünü daha da arttı ve 1968’lerin post-feminizminin kurucusu olarak anılmaya başladı. 

Simone De Beauvoir’in Özgürleşme Teorisi

Tarih boyunca kadın hak ve özgürlükleri ekonomik, sosyal ve siyasal dönüşümlerle şekillendi. Kadınların sahip olduğu cinsiyet rolleri her toplumda değişse de genel yargılar hiç değişmedi. Yaşadığı dönemde ve çevrede bu durumu gözlemleyen Beauvoir, toplumda hakim olan cinsiyete dayalı sosyal konumu eleştirdi ve bunu değiştirmeye çalıştı. 

Beauvoir,  kadının toplumda hiçbir zaman özgür davranamadığını gözlemledi. Onların hareketlerini kısıtlayan etkenler vardı. Bunların başında ise aile içi ilişkiler ve evlilik kurumu geliyordu. 

1900’lü yılların başında ve daha öncesinde evlilik -günümüzde özellikle doğuda olmak üzere birçok yerde görüldüğü gibi- erkek ile kadının babası arasındaki bir anlaşmadan ibaretti. Kadın, küçüklüğünden itibaren evlilik için yetiştirilir, evlendikten sonra da yalnızca kocasına ve çocuklarına bakmakla yükümlü tutulurdu. Böylece kadının hiçbir zaman özgür yaşayamazdı. Beauvoir, bu gözlemlerine dayanarak evliliğin bağımlılık yaratmaması gerektiğini savundu. Özgürleşme Teorisinin temelini oluşturan bu sava göre kişiler evlense de hayatlarını yaşarken serbest olmalıydı. Çocuklar ise aileden alınıp devlet tarafından yetiştirilmeli, böylece devlete ve üretime katkı sağlanmalıydı. Bu şekilde hem ebeveynler çocuk bakımı ile zaman kaybetmeyecek hem de üretime tam olarak katkıda bulunabileceklerdi. 

Teoride evlilik hayatında vaadedilen özgürlük, cinsel anlamda da serbestliği olağan kılıyordu. Bu durum aile kurumunun temelini sarstığından, bu düşüncenin uygulanması ve yaygınlaştırılması mümkün olmadı ve Beauvoir çeşitli tepkilere maruz kaldı.

Teorinin diğer kısmı feminizm ile daha çok bağlantılıydı. Buna göre kadın ve erkeğin eşit şartlarda ve ücretlerde iş imkanına sahip olması gerekiyordu. Beauvoir, savunduğu her konuda özellikle kadın ve erkek arasındaki fiziksel farklara ve bu farklılıkların oluşturduğu sonuçlara değindi. Kadın ile erkeği toplumda aynı konuma getirecek her yenilik ona göre gerekliydi. Bu bakış açısıyla modern feminizmin de tohumları atılmış oldu. 

Beauvoir, hayatı boyunca “kadın”ı temsil etmeyi deneyimledi ve aktarmaya çalıştı. Kendi yaşadığı özgürleşme sürecini diğer kadınlarla da paylaşmak için çabaladı. Onun asıl isteği, özgürleşmek ve toplumda var olabilmek için gereken tek şeyin kadının kendi öz yapısı olduğunun anlaşılmasıydı. 

Simone De Beauvoir’in Eserleri

Özgürleşme Teorisi’nin ve eserlerinin ortaya çıkmasında, Beauvoir’nın aile ilişkileri fazlasıyla etkili oldu. Babası, evin yönetici ve karar verici organı konumundaydı. Annesi ile çevresindeki diğer kadınlar ise çocuklarla ilgileniyor, neredeyse evden dışarı adım atamıyorlardı. Kendisi de bir kadın olduğu için kişiliği, kadınlarda gördüğü ortak kadere direniş olarak gelişti. Daha sonra da bu direnişinin her ayrıntısını ayazıp anlatarak farkındalık oluşturmak istedi.

“Büyüklerin renksiz, tekdüze yaşantılarına üzülüp, acırdım onlara. Kısa bir süre sonra, benim başıma da aynı şeyin geleceğini fark ettiğim anda, paniğe kapıldım. Bir gün, annemin bulaşıklarına yardım ediyordum. Annem tabakları yıkıyor, ben kuruluyordum. Mutfağın penceresinden, itfaiye barakaları ile başka evlerin mutfakları görünüyordu. Bu mutfaklarda da, başka kadınlar, tavalar ovuyor, tencereleri parlatıyor, tabakları yıkıyor, sebze ayıklıyorlardı. Her gün öğle yemeği, akşam yemeği; her gün bulaşık; her gün temizlik; saatler boyu uzayan bir hiçlik; hiçlikten öte bir yere ulaşmayan bir sonsuzluk. Ben böyle yaşayabilecek miydim? (...) Bir yandan tabakları dolaba yerleştirirken, "hayır" dedim kendi kendime. Benim yaşantım, bir yerlere ulaşacak mutlak.” Beauvoir, Bir Genç Kızın Anıları. s. 119

Eserlerinde hayat tecrübelerini feminist bir bakışla paylaştı. Varoluşçuluk felsefesini benimseyen Beauvoir’in gözünde kadın, ataerkil iktidar ile işleyen toplumda, ancak kendi kararlarını alabilen ve direnebilen bir birey olarak var olabilirdi. 

Beauvoir, kendi hayat deneyimlerini çocukluğundan yaşlılığına kadar “Kadın-İkinci Cins” isimli çalışmalarında paylaştı. Böylece benzer toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalan kadınların yaşamlarına ortak oldu. Bunlar yazarın en önemli eserlerini oluşturdu. Bu kitaplarda modern feminizmin temelini attı ve kadınların o dönemlerde gördüğü baskıların bilimsel bir incelemesini yaptı. Kitapta feminist varoluşçuluk ağır basıyordu. Yazara göre kadın doğulmaz, kadın olunurdu. Bu kitabında da toplumdaki “diğer” kavramı üzerine yoğunlaştı ve ötekileştirilmiş kadınların  konumunu, nasıl tanımlandığını ve gördüğü baskıların nedenlerini inceledi. Kadınların erkekler kadar seçme ve ayırt etme yeteneğine sahip olduğunu, kendilerini geliştirebileceklerini, kendi hayatlarının sorumluluğunu alabileceklerini savundu. 

De Beauvoir, İkinci Cins’in ilk bölümünde “Gerçekler ve Efsaneler” isimli bir deneme yayınladı. Denemede kadınların erkeklerin gözünde, erkekleri farklı izlenimlere sokan gizemli “diğer kişiler” olduğunu tespit etti. Erkeklerin bu bakış açısından dolayı kadınları ve onların problemlerini anlamadıklarını, anlamadıkları için de onlara baskı uyguladıklarını ve yardım etmediklerini iddia etti. Bu durumun aslında tüm toplumlarda bulunduğunu, hiyerarşiyi elinde bulunduranların güçsüzleri ötekileştirdiğini belirtti. 

Beauvoir 1958 yılında yazdığı “Bir Genç Kızın Anıları” isimli eseri ile otobiyografisinin ilk parçasını kağıda döktü. Bu kitapta anlattığı ailesi, ülkesine bağlı olan, koyu katolik inançlı ve ataerkil bir yapıya sahipti. Kendisi de bu dönemi, böyle bir ailenin sorumluluklarıyla donatılmış bir kızın gözünden anlattı. Tüm bu özellikler, Beauvoir’in kişiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynuyordu. 

Simone De Beauvoir, tüm hayatı boyunca yirmiyi aşkın kitap yazdı ve yayınladı. Bunların arasında Santre’a yazdığı mektuplardan oluşan derlemeler de bulunuyordu. Fikirlerini korkusuzca savunması ve feminist duruşundan dolayı Cesur (Castor) lakabını da üstlendi. 

Yazdıklarında her zaman bir kişiye bağlılığı reddetse de, yaşlandıkça aslında bunun doğanın bir gereği olduğunu anladığını belirtti. İlerleyen yaşlarında kendi içinde kontrol edemediği duyguların geliştiğini ifade etti. Santre’a karşı duyduğu ve gün geçtikçe de güçlenen bağlılığı bunun bir kanıtı niteliğindeydi.

Kaynaklar:

https://tr.wikipedia.org/wiki/Simone_de_Beauvoir

Yıldırım, S. (2018). Feminist Çalışmalarda Kadın Deneyimlerinin Önemi: Simone de Beauvoir Örneği. Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi  7(1), s. 145-150. 

 


BENZER YAZILAR

Sebk-i Hindî üslubu nedir? Şair Nef‘î ve Nâ'ilî örnekleriyle Sebk-i Hindî üslubu

XVIII. Yüzyıl Şairlerinden Nef‘î ve Nâ'ilî örnekleriyle Bir Yüzyıla Damgasını Vuran Üslup “Sebk-i Hindî”

Kitap Önerileri: Cesur Yeni Dünya

İngiliz yazar Aldous Huxley'in 1931 yılında yazdığı Cesur Yeni Dünya, bizi “Ford'dan sonra 632 yılına” götürüyor. Yani Ford ve seri üretim milat kabul ediliyor. Bu tarihe göre de kitabın dönemi 26. yüzyıla karşılık geliyor.⁠


Paylaş